Türkiye, tarihsel bir eşikten geçmektedir. Yeniden gündeme gelen ve toplumun bir kesiminin Terörsüz Türkiye Süreci, diğer bir kesiminin ise Barış ve Demokratik Toplum Süreci olarak adlandırdığı çözüm süreci, yalnızca silahların susması veya güvenlik sorunlarının sona erdirilmesi çerçevesinde değerlendirilmemelidir. Türkiye’nin demokratikleşme, toplumsal bütünleşme ve pozitif barış hedefleri açısından kapsamlı bir fırsat olarak ele alınmalıdır.
Ancak böylesine önemli bir sürecin başarıya ulaşabilmesi, iyimserlik kadar gerçekçilik ve toplumsal duyarlılık da gerektirmektedir.
Barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir
Sürdürülebilir bir barış, yalnızca şiddetin ve silahlı çatışmanın sona ermesiyle kurulamaz. Gerçek anlamda barış; insanların kendilerini güvende hissettiği, farklı kimliklerin demokratik sistem içerisinde kendilerini ifade edebildiği, hukuk devletinin güçlendiği, siyasal katılım kanallarının açık olduğu ve toplumsal gruplar arasında karşılıklı güvenin ve barışçıl rekabetin yeniden tesis edildiği bir düzeni ifade eder.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki mesele, yalnızca negatif barışın yani şiddetin sona erdirilmesinin sağlanması değil, aynı zamanda pozitif barışın, yani adalet, eşit yurttaşlık, özgürlük, demokratik katılım ve toplumsal güvenin güçlendirilmesidir. Çözüm sürecinin en önemli potansiyeli de burada ortaya çıkmaktadır.
Türkiye için yeni bir toplumsal sözleşme fırsatı
Toplumun bütün kesimlerinin, ülkenin farklılıklarını bir tehdit olarak değil, bir zenginlik, demokratik toplumun doğal bir unsuru olarak görmesi, çözüm sürecinin en değerli kazanımlarından biri olacaktır.
Bu açıdan süreç, herhangi bir toplumsal kesimin diğerine üstünlük kurması veya herhangi bir kimliğin diğer kimlikler karşısında ayrıcalıklı hale gelmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Tam tersine, hedef; bütün vatandaşların hukuk önünde eşit olduğu, farklılıkların demokratik siyaset içerisinde ifade edilebildiği ve ortak gelecek duygusunun güçlendirildiği bir Türkiye inşa etmek olmalıdır.
Dolayısıyla çözüm süreci, yalnızca belirli bir sorunun çözümüne yönelik dar bir müzakere alanı değil, Türkiye’nin demokratik kapasitesini geliştirecek daha geniş bir toplumsal uzlaşma zemini olarak değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte çekinceler ve riskler göz ardı edilmemelidir
Pozitif bir yaklaşım, sürece ilişkin bütün çekincelerin yok sayılması anlamına gelmez. Türkiye toplumunun önemli bir bölümünün güvenlik, şiddetin kalıcı biçimde sona erip ermeyeceği, sürecin hukuk devleti ilkeleri içerisinde yürütülüp yürütülmeyeceği ve toplumsal meşruiyetin nasıl sağlanacağı konusunda kaygılar taşıdığı açıktır. Bu kaygılar küçümsenmemeli, “barışa karşı olmak” şeklinde yorumlanmamalıdır. Aksine, toplumsal desteğin güçlenmesi için bu endişelerin demokratik bir tartışma içerisinde ciddiyetle ele alınması gerekmektedir. Parçası olduğumuz sivil/akademik platformların özgürce konuşup tartışabilecekleri imkânlar arttıkça, çözüm süreci nihai hedefine daha büyük bir mutabakatla ve güvenle varabilecektir.
Kalıcı sonuç için süreç; şeffaflık, hukuki güvence, demokratik denetim, toplumsal katılım ve karşılıklı güven temelinde ilerlemelidir.
Silahın yerini siyaset, güvensizliğin yerini hukuk almalıdır
Kalıcı barışın en önemli koşullarından biri, siyasal taleplerin meşru demokratik siyaset kanalları içerisinde ifade edilmesidir. Şiddetin ve silahlı yöntemlerin siyasal araç olmaktan çıkması, yalnızca güvenlik açısından değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından da temel bir kazanım olacaktır.
Bunun karşılığında devletin de hukuk devleti ve demokratik siyaset ilkelerini güçlendiren bir yaklaşım ortaya koyması önemlidir. Demokratik siyasetin güçlenmesi, toplumdaki farklı kesimlerin sisteme olan güvenini artıracak, siyasal taleplerin demokratik mekanizmalar aracılığıyla ifade edilmesini teşvik edecektir.
Sürecin başarısı yalnızca Ankara’da belirlenemez.
Bir bütün olarak Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir süreç, yalnızca siyasal aktörler arasındaki görüşmelerden ibaret olmamalıdır. Sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, meslek örgütleri, kadınlar, gençler, yerel yönetimler, iş dünyası, kanaat önderleri ve toplumun farklı kesimleri sürecin demokratik meşruiyetinin güçlendirilmesine katkı sunmalıdır. Özellikle çatışmanın sosyal ve ekonomik maliyetlerini uzun yıllar boyunca taşıyan bölgelerde ekonomik kalkınma, eğitim, istihdam, gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri ve bölgesel eşitsizliklerin azaltılması, barışın kalıcılığı açısından büyük bir öneme sahiptir.
Yeni bir Türkiye vizyonu
Başarılı ve sürdürülebilir bir çözüm süreci, ülke kaynaklarının, güvenlik harcamalarından kalkınmaya daha fazla yönelmesine, kentsel ve bölgesel ekonomilerin güçlenmesine, gençlerin geleceğe dair umutlarının artmasına, toplumsal sermayenin yeniden inşa edilmesine ve Türkiye’nin demokratik kapasitesinin gelişmesine katkı sağlayabilir. Bu nedenle sürece, yalnızca “terör sorununun çözümü” perspektifinden bakılmamalıdır. Asıl hedef, çatışmanın olmadığı bir Türkiye’den, toplumsal barışın ve ortak refahın güçlendiği bir Türkiye’ye geçiş olmalıdır.
Sonuç olarak;
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, birbirini suçlayan ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren bir dil değil; birbirinin kaygılarını anlayabilen, farklılıkları demokratik zeminde tartışabilen ve geleceğe odaklanabilen ortak akıldır.
Türkiye’nin yeni çözüm süreci, büyük fırsatlar kadar ciddi sorumluluklar da barındırmaktadır. Sürecin başarısı; gizlilikten ziyade şeffaflığa, dayatmadan ziyade müzakereye, tek taraflı beklentilerden ziyade karşılıklı sorumluluğa, kısa vadeli siyasi hesaplardan ziyade uzun vadeli toplumsal çıkarlara bağlıdır. Bu doğrultuda pozitif barışa odaklanılmalıdır.
Görüş ve düşüncesi ne olursa olsun, hiçbir toplumsal kesimin kaygısı küçümsenmemeli, hiçbir yurttaşın barış umudu da değersizleştirilmemelidir. Türkiye’nin ihtiyacı; geçmişin kayıplarından, yaşanan acılardan alınan derslerle geleceği birlikte kurabilmektir. Bu nedenle, çözüm sürecine ne koşulsuz bir romantizmle ne de peşin bir reddiyecilikle yaklaşılmalıdır.
Ülke olarak ihtiyacımız olan; akılcı, demokratik, şeffaf, hukuk temelli ve toplumsal meşruiyeti güçlü bir barış yaklaşımıdır. Çünkü kalıcı barış, yalnızca silahların susması değil, insanların birbirine, hukuka, siyasete ve ortak geleceğe inanabilmesi, güvenebilmesi, ortak paydada buluşabilmesidir.
Sosyal, Ekonomik ve Politik Araştırmalar Derneği (SEPADER) olarak ülkemizin, bunu başarabilecek siyasal ve toplumsal kapasiteye sahip olduğuna inanıyoruz.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
SEPADER
Sosyal, Ekonomik ve Politik Araştırmalar Derneği